Çoktanrıcı Kuşaklar Nasıl Yetiştirilir?

Kabe’nin tanrı heykelleriyle dolu olduğu ve Müslümanların Mekke’ye girince bunları yıktırdıkları yalandır[1]. Çoktanrıcılık, Kuran’ın diliyle müşriklik bir takım heykellerin önünde yere kapanmak değildir. Kuran’ın dilinde secde yere kapanmak değildir zaten. Boyun eğmektir. Kuran’ın dilinde din de din değildir. Yükümlülüktür, yasadır, ahlaktır.

Mekke müşrikleri heykellerin önünde yere kapanıyor değillerdi. Onların muvahhitlerden (tektanrıcılardan) farkı, neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda Allah’ı tek otorite kabul etmemeleriydi. Mekke müşrikleri faiz alıp veriyorlardı, işçiye sendika hakkı vermiyorlardı çünkü “piyasanın kuralı buydu”. Mekke müşrikleri din işleriyle devlet işlerini birbirinden tuhaf biçimde ayırıyor ve kamusal alanda güçlünün dediğini yapıyorlardı, çünkü “çağdaş uygarlık bunu gerektiriyordu”. Mekke müşrikleri işe alımlarda kadına öncelik tanıyorlardı çünkü “AB uyum süreci öyle gerektiriyordu”.

Kısacası çoktanrıcılar ahlak konusunda birden fazla kaynak olduğunu kabul eder ve ona göre yaşarlar. Bunların kanıtlarını önceki yazılarımda sunmuştum. Bir sonraki kuşağın bir öncekinden daha tektanrıcı olması olanaklıdır. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayıran ölçütlerin kaynağı teke inme eğilimindeyse, yani birbiriyle çelişen buyurganların etkisi azalıyorsa tektanrıcılığa doğru bir gidiş var demektir.

Bir sonraki kuşağın çoktanrıcı yaşam biçimine bir öncekinden daha çok batması da olanaklıdır. Ahlaki doğruların kaynak sayısı artıyorsa, yaşamın değişik alanlarında bu kaynaklardan seçip seçip kullananların sayısı artıyorsa o toplumda çoktanrıcılık yükseliyordur. Bu gidiş yok oluşla, Kuran’ın diliyle helakla son bulur.

Bunların kanıtlarını önceki yazılarımda sunmuştum.

Her kuşak, bir önceki kuşaktan ne aldıysa onu sürdürür. Bir önceki kuşaktan alınanlar nelerdir? Evdeki eğitim, evdeki yaşam, sokaktaki yaşam, okul, üniversite, sivil toplum örgütleri, gazete, dergi, internet, sinema, tiyatro, siyasi partiler hepsi bunun içindedir. Bu aktarım kanallarından ikisi okul ve çocuk kitaplarıdır.

 

Eski ve Yeni Hayat Bilgisi

1970 ile 2018 yıllarının üçüncü sınıf hayat bilgisi kitaplarını; 1978 ile 2017 yıllarının dördüncü sınıf sosyal bilgiler kitaplarını karşılaştıracağım. Hayat bilgisi başta olmak üzere 2015’de sosyal derslerin içeriklerinde bazı değişiklikler yapıldı. 2017’de bir kez daha “güncelleme” yapıldı. Hükümet yanlışları düzeltilmek ve eksikleri tamamlamak yerine var olan iyi parçaları bozuyor. Örnekleri aldığım yılların arasında geçen sürede toplumda farklı yaşam biçimlerinin savunusu hem keskinleşmiş, hem de yozlaşmıştır. Bu yozlaşmayı kitaplardan izleyebiliyoruz. Çoktanrıcılıktaki yükselişi kitaplardan okuyabiliyoruz.

Burada göreceğiniz saptamalar durağan değildir. Aşağı yönde bir gidişten alınmış anlık bir fotoğraftır. Zaman geçtikçe okullardaki çoktanrıcı çağrının dozu artacaktır.

 

3. Sınıf Hayat Bilgisi (1970)

Önce “farklılıklar” ve “haklar” değil, kurallar öğretiliyor. Çocuk önce bir toplumun parçası olması gerektiğini öğreniyor. Onunla rekabet etmesi gerektiğini değil.

“Seküler” eğitim şereften, kutsallıktan söz ediyor! Birazdan “dindar nesillere” neyin kutsal olduğunun öğretildiğini göreceğiz.

Burada bir ölçüsüzlük var. Ulusun dirliğinin kutsallığı fazlaca öne çıkarılıyor. Bu yanlış çünkü bu ulusun, yani Türkiye Türklerinin Müslüman dünyanın bir parçası olarak var olageldiği gerçeğinin üzeri örtülüyor. Eski Dünyanın ortasında yapayalnız bir ulus değildi(r) Türk ulusu. Müslüman dünyada bir konumu ve rolü vardır ve bunu öğretmek gerekir.

Fazla yoruma gerek yok; okuyun. Köylülere şükran, özgecilik, toplum bilinci ve saygı.

Eski eğitimin eleştirilebilecek en büyük eksiği buydu. Eski gelenekçi yaşamın özellikle İslami referansları olan kimi öğesini aşağılamak. Eski giyimi hor görmek ve Batı giyimini yüceltmek kesinlikle yanlıştı ve fazlasıyla sığdı.

 

3. Sınıf Hayat Bilgisi (2018)

“Ağır basan bir güçlü yönün yoksa eksiksin.” Bu dolaylı bir bireycilik ve özgürlükçülük aşılamasıdır. Çünkü çocuğa işleyen bir toplumun parçası olmaktan mutlu olmamayı, kendisini bir adım öne çıkaracak bir niteliğe ihtiyacı olduğunu öğretir. Eski müfredatın “biz” kavramına, işbirliğine ve özgeciliğe yapılan vurgusu artık yok. Verilen örneklerin bireyselliğine dikkat edin.

 

Öyle ki, sakatlık bile yüceltiliyor. Eski ahlakta sakatlara yardım edilirdi. Yeni ahlakta sakatın “farklılığına saygı duyuluyor”. On iki yıllık müfredatın bağlamı ve politik sonuçları bakımından arada geceyle gündüz gibi fark vardır.

 

Baba ev işlerini anneyle paylaşıyor…
…ama feminist ana zoru görünce kaçıp işi babanın üstüne yıkıyor.

 

Bacak kadar çocuğa #cesaretinyeter aşılaması.

 

Milli Mücadelemizi kadınlar sayesinde kazandık. Sonunda kurduğumuz devleti de sırf kadınlara kurduk zaten.

 

Bu sayfalara konabilecek onlarca kişinin arasından sıradan sayılabilecek iki kişi salt kadın oldukları için konmuş. MEB, çocukların gerçeklik algısına %50 kadın kotası uyguluyor.

 

Arada bir kontenjan %100’e çıkıyor.

 

“Alışveriş dediğin süpermarkette yapılır. Köylüysen eksiksin.”

 

Bu eğitim değildir. Çocuğa olumsuzlukları gösterip nasıl anlamlandıracağını, nasıl çözeceğini, ne tepki vermesi gerektiğini iyice öğretmezseniz onları önce yetişkinlerden, sonra da kendi varlıklarından nefret ettirirsiniz.

 

Çocuğa “barınak” diye TOKİ bloklarını gösterirseniz, tanımadığı kişilerden korkması gerektiğini de öğretmek zorunda kalırsınız.

 

İlkokul üçüncü sınıfta kendi ordusuna düşman olmaya hazırlanıyor.

 

4. sınıf sosyal bilgiler (1978)

1978’de yakın ve uzak çevre ayrımı belirgin. Türkiye ve dünyanın kalanı ayrımı belirgin. Yakından başlayarak uzağa gidiyor. Öğrenci bulunduğu yer koordinatını öğrendikten sonra bulunduğu zaman koordinatını da öğreniyor. Bugüne ve buraya nasıl geldiğini, bugünden öncesinde ve buranın dışında ne olduğunu bilmesi sağlanıyor. Toplumun nasıl ayakta durduğu, işbölümünün yaşamsallığı vurgulanıyor. Kendisinden öncekiler için de, çağdaşı olan toplum bireyleri için de şükran duyması gerektiğini anlayabiliyor.

Konular:

1) Nasıl ve Nerede Yaşıyoruz

Niçin toplu yaşıyoruz, aile içinde yaşayış, köyümüzde yaşayış, kasabamızda veya şehrimizde yaşayış, ilimizi kimler, nasıl yönetiyor, yakın çevremizi tanıyalım, çevremizde yaşayış

2) Vatanımız Türkiye’de Yaşayış ve Sorunlarımız

Geçim kaynakları her yerde aynı değildir, dağlarımız, sularımız, depremler, nüfusumuz, geçim kaynakları, hayvancılık, ormancılık, maden, enerji, zanaat, endüstri, komşu ülkeler

3) Türkiye’de bizden önce kimler, nasıl yaşadılar

Zaman nasıl ölçülür ve hesaplanır, Türkiye’de ve dünyada ilk insanlar ve yaşayışları, Anadolu’da ilk büyük devlet, Eski Mezopotamya ve Eski Mısır, Eskiçağ’da Hititlerden sonra Anadolu

4) Türklerin anayurdu, büyük göçler ve sonuçları

İç Asya, büyük göçler, anayurtta kalan Türkler, Hunlar, İslamlık, Türklerin Müslüman oluşu, Orhun yazıtları, Oğuzlar, Selçuklular, Türk Milleti’nin özellikleri.

 

“Pek çok insan senin için çalışıyor.” Çocuğa toplumun ne olduğunu ben daha güzel anlatamazdım. Bu sayfalar çocuğa şükretmeyi öğretir. Satır aralarında Kuran ayetlerine gönderme yapılabilir, o derece temiz.

 

 

Babanın başkan olduğu aile Kuran’ın tarif ettiği aileye daha yakındır. Çocuğun özgürlük ve demokrasi tanrılarına tapmayı değil, söz dinlediği aile Kuran’ın ailesine daha yakındır. Seküler amcaların yazdığı kitap bile olsa…

 

Kitap hem köydeki, hem kentteki öğrenciye aynı dille sesleniyor. Kitaba göre köylülük utanılacak bir şey değil. Tersine, kentlinin köylüye borcu var.

 

Kusursuz olmasa da Müslüman kültürel kimlik aşılaması var.

 

4. sınıf sosyal bilgiler (2017)

 

“Senin böyle bir özelliğin yoksa, dümdüz bir çocuksan eksiksin demektir. İlle bir özelliğin olmalı. Amerikan filmlerindeki gibi ya sporcu, ya müzisyen, ya inek, ya da çok yakışıklı veya güzel olmalısın.”

 

Topluma karşı ödevleri öğretilmeden alacakları öğretiliyor.

 

Konuyla ilgili gibi görünen rastgele haberler okutularak neyin amaçlandığı karanlıktır. “Tarih yok oluyor” derseniz çocukta tarih öğrenme isteği kalmaz. Belki çocuktaki beklenen etki çocuğun yalan yanlış da olsa “haber” okumaya alıştırılmasıdır. Elbette her haberin doğru olduğu ve inanılması gerektiği, düzgün cümlelerle ve eksiksiz biçimde yazılmış olduğu, yararlı olduğu varsayımları da üstü örtülü olarak çocuğa yediriliyor. Bunun yanı sıra haberin kaynağı falanca internet sitesi veya “internet” olarak verilerek internette yazan her şeyin doğru olduğu varsayımı işleniyor.
Teknoloji sözcüğünün anlamını bilmiyor, çocukları da yanıltıyorlar. Teknoloji, ekranı olan oyuncakların genel adı değildir. “Teknoloji doğada” denerek anlamı bulanmış iki kavram birbiriyle çarpılıyor. Sanki iyi bir şey yapıyormuş veya herhangi bir şey öğretiyormuş gibi kirlilik ve mahvolan yaşamların fotoğraflarını gösteriyorlar. Sol ve sağ sayfadan sonra çocuğun ne düşünmesini bekliyorsunuz? “Bizim kuşağımız bu haltları yedi, sanki doğru yapmış gibi sizin kuşağınızın da aynı şeyleri yapmasını istiyoruz, ama sonucu da budur. Bu yaşta kendi varoluşunuzdan tiksinmeye ve yazgınıza sövmeye başlayabilirsiniz.” Bir fotoğraf karesinde görünen her şeyin gerçeği nesnel olarak yansıttığı varsayımı da ayrıca çocuğa işlenmiş oluyor.

 

“Tabletin, bilgisayarın yoksa, köyde yaşıyorsan eksiksin.” Eski kitaplarda tabletsiz, sinemasız köylerin eksiksiz olduğu anlatılıyordu.

 

Demek ki tipik Türk ailesinde anne de çalışıyormuş? Üstelik ikisi de “maaşlı” çalışıyormuş. Öğrencimiz tatile gitmiyorsa, alışverişini süpermarketten yapmıyorsa, otomobile binmiyorsa bir şeylerin eksik olduğunu öğrendi. Önceki sayfada patates kızartması yiyip sinemaya gidip bilgisayar oyunu oynaması gerektiğini öğrenmişti. Buradaki tek olumlu şey “paylaşım” olabilirdi ama onun da ne olduğu metinde açıklanmıyor.

 

Erzurumlu Fatma, Kurtuluş Savaşı’na ayrılan hepi topu altı sayfada (15 Temmuz’a ayrılanla aynı) savaşın kadın kahramanlarına verilen üçüncü örnek. Bu kadarı zorlamadır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın AB’yi, Soros’çu feminist vakıfları ve onların yerli işbirlikçilerini veli edinmesidir.

 

Yetişkinlere düşman olmak aşılanıyor. “Yetişkin kişi”nin tanımını aşağılık insan olarak yapıyor Buket Uzuner Hanımefendi. Uzuner kendisinden ve hepimizden nefret ediyor, anladık ama bunu neden çocuklara söylüyorsunuz? Bir çocuğa eğilip de yetişkinlerin savaş çıkardıklarını, ormanları yok ettiklerini, hayvanların soyunu tükettiklerini söylerseniz ne olur? Bir düşünün bakalım, ne olur? Kendinizi çocuğun yerine koyun… Şunu demiş olursunuz: “Biz iğrenç insanlarız ve sen bizden biri olacak, aramıza katılacaksın. Sen de bizim gibi iğrenç, kederli, anlamsız bir yaşam süreceksin. Seni bunun için yetiştiriyoruz. Sana bunu niye mi söylüyoruz? Bilmem, iğrenç insanlar olduğumuz için herhalde…” Ondan sonra merak eder durur musunuz, çocuklarımız neden uyuşturucuya, zinaya, paracılığa, hazcılığa düştüler diye?

 

Steve Jobs bir mucit değildir. Neyi “icat” etmeleri gerektiğini mühendislerine söyleyen bir işadamı ve köle taciridir. Einstein sanıldığı gibi dâhi olmayan bir fizikçi ve ahlaksız bir kişidir.* Çocuklara gösterdikleri örneklere bakın. Fotoğraflar yine internetten kopyala-yapıştır.

 

Bu sıradan bir tandem bisiklettir. Sakat iki kişi standart bir tandem bisiklete biniyor. Cahil veya sahtekar yazarlar fotoğrafın alt bölümünü keserek bunu bir icatmış gibi göstermişler.

 

Çocuğun tüketim reflekslerini erkenden öğrenmesine, kolayca güdülmesine yol açacak olan bir eğitim. “İndirim var çocuğum, koş, ucuzunu al.” Madem konuyu açtın, en ucuzun en iyi olmadığını, harcanan paranın doğru yere, doğru kişiye gitmesinin daha önemli olduğunu, reklamlara aldırış edilmemesi gerektiğini anlatsana? Bütçe diye ders konusu koyulmuş. Kredi kartı kullanmanın, tüketim için kredi almanın yanlış şeyler olduğunu anlatsana? Alışveriş listesine ayrıca dikkat: “Kuru pasta”

 

15 Temmuz bahanesiyle Erdoğan övücüğüne ayrılan yer, Kurtuluş Savaşı’na ayrılan yer kadar. Feminizmle 15 Temmuz’un bileşkesi, ölen onca erkeğin içinde bir kadını öne çıkarmak. 71:23

 

Küçücük kitapta kaç kez kara derili gösteriliyor. Çok ağır bir çokkültürcü aşılama var. Kürenin çevresine dizilmiş türlü ırktan çocuk Tek Dünya Devleti’nin ritüelidir.

Eski kitaptaki mantık sırası 2017’de yok. Öğrenci ne ve kim olduğunu öğrenmeye çipli kimlik kartından ve parmak izinden başlıyor! Daha ne ve kim olduğunu anlamamışken herkesin farklı yeteneklerinin olduğu, kendisini tanımlayan şeyin bireysel yetenekleri olması gerektiği söyleniyor. Zihinsel ve bedensel engellilerden farksız olduğunu öğrendikten sonra bağlantısız kültür ve tarih konularından bir çorba içiriliyor. Hiçbir parçayı anlamlı bir bütüne oturtamasın diye özel tasarlanmış gibi. Elektronik aygıtları kullanmamasının, süpermarkette alışveriş yapmamasının, köyde yaşamasının bir eksiklik olduğunu gördükten sonra toplumun kalanından bir şeyler istemesi gerektiğini öğreniyor. Ne istemesi gerektiği, sonraki yıllarda yavaş yavaş zihnine işlenecek. Gazete okumayı da öğrendi çünkü, gazetede toplumdan bir şeyler isteyip duran ama karşılığında hiçbir şey sunmayan bozguncu abi ve ablalarını örnek alacak. Herhangi bir şey için şükretmesi gerektiğini bilmeyecek. Her bir sayfada ayrı bir felaket, burada incelemeye ne yerimiz ne zamanımız var.

1978’de öğrenci dördüncü sınıfta Muhammed Peygamber’in adını ve tarihte yarattığı kırılmayı öğreniyor. Bugünkü öğrencilerin Muhammed’in adını duymaları artık yasak çünkü artık Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi seçmeli ve işin tarihi ilgilendiren bölümü bile sosyal bilgiler kitaplardan çıkarıldı.

1978 kitabı bilgiyle dopdolu. Çocuğa ne öğretilmesi gerektiği aynı bir şey, bunun nasıl öğretildiği ayrı bir şey. 1978 kitabı amaca yönelik güzel özetler çıkarıyor. Belki fazlaca uzun özetler, belki fazla ayrıntılı bilgi ama doğru bilgi. 2017’nin kitabı bomboş. Öğretmek istediğini de öğretemiyor. “Küresel Bağlantılar” bölümünde tek bir küresel bağlantıdan söz yok. Üçüncü, dördüncü sınıf öğrencisi “ırk ayrımcılığını” nasıl anlasın? Gazete makalesi yazar gibi sloganlarla ders kitabı yazılmaz.

Eski müfredat, pusulası kayık bile olsa ülkücü (Fr. idealist) kişiler yetiştirebiliyordu. Yeni müfredat düşkünden, emperyalizm kölesinden başka bir şey yetiştirmeyecek. Bakın “Müslüman yetiştirmeyecek” demiyorum bile.

İlk insanların mağara adamları oldukları, bugünkü maddi konforu sağlayan şeyin icatlar olduğu gibi yanılgılar her iki kitapta da ortak.

Yeni müfredatta çocuklara çöple geri dönüşümü ayrıma eğitimi verilmesinin iyi olduğunu öne sürenler olacaktır. Ancak tablet, telefon, bilgisayar, süpermarket alışverişi gibi gereksiz tüketimi özendiren içeriği görmezden gelemeyiz. Geri dönüşüm diye bir şeye gereksinim duymamızın nedeni zaten çocuğa aşılanan gereksiz tüketimdir. Çocuğa “barınak” diye TOKİ bloklarını gösterirsen, tanımadığı kişilerden korkması gerektiğini de öğretmek zorunda kalırsın.

“İlkokul ikinci sınıf hayat bilgisi” diye satılan MEB onaylı yaprak testlerde çokkültürcülük aşılaması. Örneklerin hepsini göstermiyorum.

 

Son yıllarda Mevlana’nın neden bu kadar gözümüze sokulduğuyla ilgili en yetkin açıklama için bkz: Bir Başka Din: Tasavvuf – Cemre Demirel.

 

Küçücük çocuğa ailede “özgürlük” ve “demokrasi” olduğu öğretiliyor. Çocuğun yaşının bunları anlamaya uygun olmaması ayrı, çocuğa başkaldırmanın ve gönlü ne isterse onu yapmasının iyi olduğunun öğretilmesi ayrı bir felaket. Hiçbir öğretmenin çocuğuma bunları söylemesine izin vermem.

 

Aynı yaprak testten feminist aşılama içeren sorular. Zavallı çocuğun kafasının nasıl çelişkilerle doldurulduğuna dikkat edin: “Kadın erkek eşittir” dendikten sonra yalnızca anneye “eline sağlık” demesi öğretiliyor. Ev işlerini, yemeği babanın yaptığına dikkat edin. “Kadın haklarının” cumhuriyet yönetim biçimiyle hiçbir ilgisi yoktur, yanlış bilgidir. Bütün bunlar geleneksel ailede yaşayan çocuğun babasından nefret etmesi ve annesinin hakkının yendiğine inanması için tasarlanmıştır. Müslüman olmayı geçtim, aklı başına hiçbir ana-baba çocuğa böyle düşmanlık aşılanmasına izin veremez. Gereksiz fotoğraf ve grafik kullanımı çocuğu aptal etmek içindir.

 

 

Sonuç

Eski müfredatta odak noktası toplumun bir parçası olmaktır. Çocuğa topluma karşı görevleri öğretilir. “İhtiyaç sahibine yardım et” denir. İyi çocuk örneği derslerinde başarılı, yurduna sadık, ailesine ve büyüklerine saygı duyan olarak tanımlanır. Sorumluluk önce yakındaki insanlara duyulmalıdır, dünyanın bir ucundaki yabancılara değil. Çocuk Türk olduğunu bilerek büyür. Topluma nasıl hizmet edebileceğini sormayı öğrenir. Masonların ve münafıkların müdahalesi olmasa Müslüman olduğunu da bilerek büyüyecekti. Ama en azından kendine yabancılık çekmek gibi bir sorun oluşmuyor.

Eski müfredatta öğrenci toplumun işlevsel bir parçası olması gerektiğini öğrenir. Ders adları bizi şaşırtmasın. Eski müfredatta hayat bilgisi ve sosyal bilgiler derslerinde de ahlak eğitimi vardır. Hangi ahlak sistemine uyulacağı konusu bir yana, ahlaklı olmak gereği aşılanır.

Eski müfredata göre öğrenci okuldan belki sekülerlik ve aydınlanmayı put edinme potansiyeliyle mezun olur. Belki Atatürk’e yapılan vurgu abartılıdır. Ama bu kusurlar yenisinin yanında hafif kalıyor.

Yeni müfredatta odak noktası yiyip içip şımarmaktır. Toplumdan talep edilecek şeyler –“haklar” – öğretilir. “İhtiyaç sahibi olduğunu düşünüyorsan yardım talep et” denir. Sonra sıra bu ülkeye ait olmayan yabancılara vermeye gelir. On bir yaşındaki çocuk Etiyopya’lının, Sudan’lının derdiyle gerilir. Çevre kirliliği, susuzluk gibi sorunlar önüne atılır, nasıl çözeceği söylenmez. Suriye’li sığınmacılar için suçluluk duyması, geçici hükümet politikasını benimsemesi beklenir. Beyin yıkama tamamlandığında çocuk yalnızca nefes alıyor olmakla bir şeylere hak kazandığını sanmaya başlar. Yurttaşına, komşusuna bir borç hissetmezken yabancılara borçlu olduğunu sanır. Türk olduğunun, Müslüman olduğunun farkında değildir. Aynaya baktığında gördüğü yüze bile yabancıdır. Farklı görünenlere özenmeye hazırdır bilinci. Yapabileceği her şeyin sorun yarattığını düşünür, böyle yaşamanın ne anlamı olduğunu sormaya başlar. Liberalizm çocuk yetişkin herkese, örtülü ve açık olarak aynı çelişkili mesajı vermektedir: “Sen başlıbaşına bir sorunsun ama yeryüzündeki herkesten alacaklısın.”

Yeni müfredatta ahlak eğitimi değil, bunun tam tersi olan özgürlükçülük ve bireycilik eğitimi vardır. Öğrenci neyin parçası olduğunu bilmeden, hem yerel hem ulusal toplumun yabancısı olarak, “kürede” yitmiş bir kuzu olarak mezun olur.

Yeni müfredata göre öğrenci özgürlükçülük (liberalizm), görececilik, feminizm, çokkültürcülük gibi kalıcı ideolojik putların yanında Erdoğan’ı da geçici put olarak edinerek mezun olabilir. Atatürk’ü gerçeğiyle öğreneceği yerde onun hakkında hiçbir şey bilmeden mezun olur.

Türkiye’nin gavurdan ithal seküler yasalarında gördüğümüz durum eğitimde de görülmektedir. Kimi çevrelerin seküler diye yerden yere vurdukları yasalar, Müslüman olarak özüne döndüğünü sanan bu sersemlerin bugün uydukları yasalardan çok daha İslamiydi. Vesayet rejimi, tek adam ideolojisi, İslam düşmanı diye aşağıladıkları eskinin müfredatı da şimdiki “dindar nesil” müfredatından çok daha İslamiydi.

Eski eğitimin yanlışları yok değildi. Ancak iyileştirilmesi şöyle dursun, iflas etmiştir.

Çocuk yemi şirketi Ülker de yeni müfredata uyum sağladı. Üstteki eski Ülker reklamındaki okul birincisi çocuk, alttaki yeni Ülker reklamındaki sosyal medya maymunu çocuk. /watch?v=X-jN–KGmCk (başına Youtube ekleyin)

 

Lise 2 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabı mı, Ulusa Sesleniş mi?

 

2018 ALES sorusu. İlkokulda başlayan beyin yıkama bütün öğrenim yaşamı boyunca sürüyor.

 

“Renkli, Resimli”

Bugünkü ders kitapların genel olarak çocukların zekasını geriletecek bir yapısı var. Bunu çarpıcı olsun diye söylemiyorum. İnsanın, hele küçüklerin sınırlı bir dikkat sermayesi vardır. Bir şey öğrenirken, düşünürken, tartışırken bu dikkati toplamanız gerekir. Topladığınız ölçüde akıllı olursunuz. Kırk türlü renk kullanmak, sayfaları rastgele fotoğraflar ve kötü çizilmiş grafiklerle doldurmak, hiçbir şey öğretmeyen karikatürler koymak çocuğun dikkatini dağıtır. Siz yetişkin olarak bunu fark etmeyebilirsiniz. Çocuğun algısı sizinki kadar hızlı işlemez. Yazıyı yavaş okuduğu gibi görselleri de yavaş okur. Zaten ders sırasında önünde eğitimsiz ve yetersiz bir öğretmen olacak. Yanındaki arkadaşı telefonuyla oynuyor olacak. Önüne de bu sayfaları koyduğunuzda çocuğun dikkati toplanmaz.

Uzun vadede bu görsellerin bir zararı daha ortaya çıkar. Çocuk resimsiz kitap okuyamaz hale gelir. Twitter, Facebook, Instagram misali bir resim, iki cümleden oluşan bir fikir dünyasına sahip olur. Bu ders kitapları kesinlikle iyi niyetle hazırlanmış değildir.

Düzensiz, dikkat dağıtıcı görseller için şunu da sormalıyız: Bu görsellerin ne yararı var? Balıkla ilgili bir soru yazılmışsa balık resmini neden koyuyorsun? Aptal etmek dışında bir amacı olamaz.

Dikkat dağıtmanın ötesinde simgesel grafiklerin yersizliği göze çarpıyor. Ancak bir reklam afişinde kullanılabilecek simgesel görsellerin, 3. ve 4. sınıf kitaplarında ne işi var? Kullanılan terimler anlatılmadığı gibi (örneğin etkin vatandaşlık nedir, edilgeni de mi var) görsellerin ne anlama geldiği de belirsiz. Resmen çocuk bir şey anlamasın diye tasarlanmış gibi.

Böyle bir kitap yazmak için kişinin eğitimci olmasına gerek yok. İnternetin başına geçip iki gün içinde böyle bir kitabı siz de hazırlayabilirsiniz. Ne pedagoji, ne psikoloji, ne de anlattığınız konular, hiçbir şey bilmeniz gerekmiyor.

 

Cahil Öğretmenler

Zavallı çocukların cahil insanların eline bırakılmalarının, böylece düşünmeyi öğrenememiş boş beyinli kişiler olarak yetişkinliğe ermelerinin eşkoşuculukla ilgisi şudur:

Ey Ademoğulları! Şeytan, anne-babanızın çıplaklıklarını kendilerine göstermek amacıyla giysilerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de saptırmasın. Çünkü o ve yandaşları onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler… 7:27

Şeytan, yaptıklarını kendilerine çekici göstermiş ve “Bugün sizi kimse yenemez; ben de size yardımcıyım!” demişti. Fakat iki topluluk yüz yüze geldiğinde topuklarının üzerinde geriye döndü ve şöyle dedi: “Aslında ben sizden uzağım; sizin görmediklerinizi görüyorum. Kuşkusuz Allah’tan korkarım. Çünkü Allah’ın cezası çok yamandır!” 8:48

[Samiri:] “Onların görmediklerini gördüm. Elçinin izinden bir tutam alarak attım… 20:96

Aslında nankörlük edenler Allah’ın yolundan alıkoymak için mallarını harcarlar; daha da harcayacaklar… 8:36

Kuşkusuz, Allah sorumlulukları yetkin olanlara vermenizi ve insanlar arasında yargı verdiğinizde, adaletle yargı vermenizi buyruk veriyor… 4:58

Bir toplum bunların bilincinde olmazsa karanlığa yuvarlanır. Önüne gelen ensesine tokatı vurur, elindeki ekmeği alır. Çocuklarını cahil öğretmenlere, cahil kitap komisyonlarına, lobicilerin buyruğuyla iş yapan bakanlara emanet eden bir toplum çoktanrıcılığa kucak açar. Bağışıklık sistemini yitirmiş bir bedene benzer. Çünkü kötüler /mikroplar uyumazlar. Bütün dünyaya egemen olana dek durmazlar.

Kendi gerçeğinin, hakkının farkında olmayan cahil ve budala bir toplum ahlaksız olmaya daha yatkındır. Çünkü kendisinin sömürülmesine razı olan kişi, eline olanak geçirdiğinde başkasını sömürecektir. Ahlaklı /tektanrıcı kişiler ne başkasını ezer ne de kendilerini ezdirirler. Budalalıkla ahlaksızlık arasındaki yakınlık Kuran’da belirgindir:

Allah kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse artık onun gönlünü İslam’a açar. Ve kimi saptırmayı dilerse onun gönlünü gökyüzüne yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı yapar. İşte böylece Allah inanmayanlara aşağılayıcı bir ceza verir. 6:125

(Yecalu er ricse ala ellezine la yuminune: iman etmeyenlere pislik/ceza gönderir)

Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman etmez. Allah, aklını kullanmayanlara aşağılayıcı bir ceza verir. 10:100

(Yecalu er ricse ala ellezine la yakılune: usavurmayanlara pislik/ceza gönderir)

Evet, Allah’ın tuzağı elbette kötülerin tuzağından üstündür ama bu kaygısız olacağımız anlamına gelmez. Kaygısızlık delilere ve budalalara özgüdür. Allah öcünü alırken biz ne durumda olacağız? Bizi kaygılandıran bu olmalı. Şu ayet müminlerin bu kaygısını dile getiriyor:

Dediler ki: “Allah’a güvendik!” “Efendimiz! Haksızlık yapan toplumla bizi sınama!” 10:85

“Efendimiz! Bizi, nankörlük edenler için sınama aracı yapma ve bizi bağışla!”… 60:5

Bir başka deyişle “Kötülerden öcünü elbette alacaksın ey Tanrım ama bizi kötülerin kötülüğünün ve senin onlardan alacağın öcün edilgen nesneleri yapma. Bizim senin yanında savaşan etkin, egemen, başı dik özneler olmamızı sağla.” Kuran’daki dualar gökteki tanrıya el açıp ağlaya zırlaya söylenen sözler değildir. Bunlar örneği verilen insanların içinde bulundukları eylemliliği anlatan mecazlardır. Allah sulu gözlülere ve gevezelere değil, çalışanlara yardım eder.

Eski müfredatta eski geleneksel giyimi ve geleneksel toplumsal ilişkileri aşağılayan içeriği eleştirmiştim. Yeni müfredatta bunlar temizlendi ama yerine ne kondu? Okula üniformasız, uygunsuz giysilerle giden, öğretmeni ayağını uzatarak dinleyen (veya telefonla oynayan) öğrenciler kondu.

Ders kalma korkusu olmadan, sorumluluk nedir, disiplin nedir bilmeden, yaşamla ilgili, kendiyle ilgili hiçbir şey öğrenmeden mezun olan çocuklar kusursuz birer çoktanrıcı prototipidirler. Onları herhangi bir sahte tanrıya secde ettirmek için yapmanız gereken tek şey kafalarını biraz daha karıştırmaktır. Onedio’yu, Ekşisözlük’ü, dizileri açarlar, orada gördüklerini yaşam sanırlar. Tekerleme ezberler ve bunu “din” sanırlar. Camide gök tanrısına tapınır, çıkınca özgürlükçü ve ilerici köleler olarak sefil yaşamlarına geri döner, Ayfon 6 kuyruğuna girerler.

Türkiye şu anda kötülerin kurduğu her tuzağa balıklama dalan, itilip kakılan, iradesi ve siniri alınmış bir kuru kalabalık olma yolunda hızla uçurumdan aşağı yuvarlanmaktadır. Seksen beş milyonluk insan yığınından şu ders kitaplarında kurulan ayan beyan tuzağa karşı gelecek bir irade çıkmamıştır. Çivisi çıkmış mahkemeler, kurutulan akarsular, yok edilen ormanlar, kapatılan fabrikalar, iflas eden çiftçiler, terhis edilen ordular, içinden çıkılamayacak savaşlar ülkeyi çöküşe götürmeye yeter de artar. Ama insan gücünüzü, aklınızı, vicdanınızı yitirdiğinizde bu çöküşten sıyrılabilecek, toplumu yeniden inşa edebilecek sermayenizden olursunuz. Yirminci Yüzyıl’ın başlarında Osmanlı’nın enkazından hasbelkader yeni bir toplum yükseltmeyi başarmış olan insan malzemesi artık yok. Bu çöküş büyük olasılıkla Anadolu Türklerinin son çöküşüdür. İflas eden bir işadamını düşünün. Adam cahilse, alkolikse, hastaysa ve karar verme yetisini yitirmişse işini yeniden kurabilir, yeniden başlayabilir, belini doğrultabilir mi?

Bu saptama çoğunluk içindir. Bu sefil çoğunluğun içinde aydınlık, sağduyulu, temiz kalmak isteyen küçük bir azınlık olacaktır. Allah bu azınlığa acıyacak, onları hem bu yaşamda, hem de ölüm ötesinde çoktanrıcılarla bir tutmayacaktır. Bütün yatırımlarımızı bu azınlığa yöneltmenin yollarını aramalıyız.

Sonunda kendilerine verilen öğretiyi unuttuklarında kötülüğü yasaklayanları kurtardık. Haksızlık yapanları da yoldan çıktıkları için zorlu bir cezayla yakaladık. 7:165

Sonra, elçilerimizi ve inananları kurtarırız. İşte böyle, inananları kurtarmak, üzerimizde bir yükümlülüktür. 10:103

Sonunda buyruğumuz geldiğinde ve sular kaynayınca şöyle dedik: “Her türden birer çift ile hakkında yargı verilmiş olanların dışındaki aileni ve inananları ona bindir!” Onunla birlikte inanan zaten çok azdı. 11:40

Buyruğumuz geldiği zaman Hud’u ve onunla birlikte inananları kendi katımızdan bir rahmetle kurtardık. Ve çok ağır bir cezadan onları kurtarmış olduk. 11:58

Buyruğumuz geldiği zaman Salih’i ve onunla birlikte inananları kendi katımızdan bir rahmetle o günün aşağılamasından kurtardık… 11:66

Buyruğumuz geldiği zaman Şuayb’ı ve onunla birlikte inananları kendi katımızdan bir rahmetle kurtardık… 11:94

Böylece Allah, yaptıkları sinsi tasarıların kötülüklerinden onu korudu. Firavun ailesini ise ağır bir ceza kuşattı. 40:45

Ve Semud’a gelince; onlara da doğru yolu gösterdik. Yine de körlüğü doğru yola yeğlediler. Sonunda yaptıklarına karşılık alçaltıcı ceza yıldırımı onları yakaladı. İnananları ve sorumluluk bilinci taşıyanları da kurtardık. 41:17-18

Seni alıp götürdükten sonra hak ettikleri cezayı onlara kesinlikle veririz. 43:41

 

 

Çocuk Kitaplarında Modernist /Seküler Aşılama

Ders kitaplarındaki yönelimin benzerini çocuk kitaplarında görüyoruz. “Batılı yaşam biçiminin” savunusu bayağılaşırken buna karşıtmış gibi görünen gelenekçi, “dindar” yaşam biçiminin savunusu da zayıflamış ve yozlaşmıştır. İslam’a sarıldığını sanan kesimin de gerçekte seküler modernizmi benimsediği kitaplardan –veya kitapların yokluğundan– kestirilebiliyor. Kazanan kesinlikle seküler modernizmdir. Bu da çoktanrıcılığın artmasına karşılık gelir. Eğer çocuklara önünde yere kapanmayı öğrettiğimiz heykellerin olmaması sinsilikse, “çoktanrıcılık sinsice artıyor” diyebilirsiniz.

 

Çıtır Felsefe Dizisi

Yıllar önce yakınlarımın çocuklarına armağan etmek üzere kitap aramıştım. Bu diziden üç örneği inceledim. Oldukça yararlı olma potansiyeli olan, görünürde temiz olan bu kitapların içinde küçük ama mide bulandırıcı “virüsler” var. Bu virüsler nedeniyle bu diziyi uygun bulmadım. Çocuk kitabı reyonlarında biraz daha zaman geçirince görmüştüm ki piyasa berbat durumda.

 

Çıtır Felsefe: Bildiklerimiz ve Bilmediklerimiz

“Milattan önce 3000: İnsanlar tanrıların olan biten her şeyi düzenlediğini biliyorlar. Milattan sonra 2000: İnsanlar Dünya’nın yuvarlak olduğunu ve Güneş’in çevresinde döndüğünü, Ay’a gidebileceğimizi, denizaltı ya da uçak yapmanın mümkün olduğunu biliyorlar.” Bu okuduğunuz parça Tanrı karşıtı Batı aydınlanma düşüncesinin propagandasıdır. Yazar, çocuğunuza yalan söylüyor. Eski insanlar aptal değillerdi. Eski insanlar bizden daha bilgisiz değillerdi. Eski insanlar “tanrıları” (çoğul kullanıma dikkat; kasıtlıdır) bilgi açıklarını kapatmak için uydurmuş değillerdi. Eski insanlar yerin yuvarlak olduğunu biliyorlardı; bunun için teknik bilgi gerekmiyor. Eski insanlar Ay’a gidilemeyeceği konusunda rastlantı eseri haklılardı, nitekim gidilmedi. Bunların hepsi arsız yalanlardır.

Çocuğuma ve başkalarının çocuklarına aydınlanmanın ve bilgeliğin Tanrı’yı ve Elçilerini reddetmek demek olduğu gibi bir sabuklamayı benimsetmekten korkarım. Ne yazık ki başka türlü çok yararlı olabilecek bu kitapların bu modern dezenformasyondan arındırılmış sürümlerini Türk eğitimciler yazmadılar. Yazılanları da yayıncılar böyle özenle yayınlamadılar. Türk pedagoglara ve yayıncılara yazıklar olsun.

 

Çıtır Felsefe: Mutluluk ve Mutsuzluk

Sayfa 16’da lotoyu tutturup Ferrari alarak mutlu olan birinin öyküsü anlatılıyor. “…Teo, mutlu olmak için nedenlere sahip.” Körpecik beyinlere hak edilmemiş paranın, kumarın, piyangonun iyi olduğunu, pahalı, gösterişli tüketimin mutluluk getireceğini anlatmak neyin nesi, azıcık vicdanı ve ahlakı olan biri bunu kabul edebilir mi?

Sayfa 18’de cips yiyerek çok kanallı televizyon izleyen çocuğun mutluluğu, daha doğrusu mutlu olması gerekirken (!) olamaması anlatılıyor. Mutsuz insan örneği olarak da kız arkadaşının terk ettiği bir erkek… Bu örnekler, hedef okur kitlesi olan 6~9 yaş arasını daha akılları başlarına gelmeden zombilere; modern yaşamın efendilerine hizmet edecek, özgür düşünemeyecek ve yazgısını belirleyemeyecek kölelere dönüştürmekten başka ne işe yarayabilir?

Çeviride kişi adlarının Türkçeleştirilmemesi de ayrı bir sorun. “Ceren, Marsel, Kerem, Peter ve Orelya…” diye başlayan cümleler var. Yayıncının Türkçe ve yabancı adları özellikle, çokkültürcülük aşılaması olsun diye karıştırdığını düşünüyorum.

 

Çıtır Felsefe: Oğlanlar ve Kızlar

Bu kitapta satır aralarına modern feminizm propagandası yerleştirilmiş. Tazecik beyinler kadın ve erkeğe doğanın verdiği ayrı toplumsal görevleri yok saymaya koşullandırılıyor. Erkek çocuklara suçluluk duygusu aşılanıyor, kız çocukların zihninde feminizm, yani erkek düşmanlığı altyapısı kurulmaya çalışılıyor.

Örneğin sayfa 7’de erkeklerin yapamadığı bir şeyi kızların yapmasını, “özellikle de bir hayat yaratmayı” erkeklerin kabullenemediği anlatılıyor. Dikkat edin, “bazı erkeklerin” değil, “erkeklerin” kabullenemedikleri…

Sayfa 10: “Bir gün her şeyi açıklamak için biri şu eğlenceli hikayeyi uydurmuş: En başta, tanrılar insanları top şeklinde yaratmıştı. Toplar çok mutluydular ve kendilerini çok güçlü hissediyorlardı. Bazen o kadar güçlü hissediyorlardı ki, kendilerini tanrılarının yerine koydular. İşte o zaman, tanrılar buna katlanamadı. Öyle kızdılar ki, topların hepsini ikiye bölmeye karar verdiler. O günden beri, insanlar mutluluğa kavuşmak için diğer yarılarını arayan yarım toplardır.”

Bakın bu alıntı Yahudi mitolojisinin basitleştirilmiş bir kopyasıdır. İnsanlarla kavga eden, insanlar fazla güçlenince onları cezalandıran tanrı mitolojisi Yahudilere de Sümer’den ve Eski Mezopotamya’dan geçmiştir.[2] Küçücük çocuğa “Tanrı” sözcüğünden olumsuzluğu çağrıştıran bir biçimde söz edilmesinin yanında, gözlerimizi biraz kısarsak burada üstü örtülü bir transseksüellik ısındırması olduğunu görebiliriz.

Sayfa 28’de itfaiyeci olmak isteyen kız çocuğuna bunun bir erkek mesleği olduğunun söylenmesi ırkçılığa benzetiliyor. Ama kadın itfaiyeci olmadığı, zaten kadınların yapamayacakları bu işe talip olmadıkları gerçeği çocuktan gizleniyor. Günümüzde “ırkçılık kadar kötü” olan bu yaklaşım düzeliyormuş, ama daha “tam düzelmemiş”.

Sayfa 30’da yeni doğan bebeğe bakmak için babanın işini bırakıp evde kalması, buna karşılık annenin daha çok para kazanmak için fazla mesai yapması son derece normal, mantıklı bir seçim gibi gösteriliyor. Cinsiyetlere göre biçilen roller insanlığı “engelliyormuş”.

Sayfa 32: Sözlükte “itfaiyeci”nin karşısında yangın söndürmekle görevli adam, “ormancı”nın karşısında ormanı koruyan adam, “tırsık”ın karşısında korkak, güçsüz cesaretsiz kişi yazmasının bir “ayrımcılık” olduğu, sözlüğü yazanın mantıksız biri olduğu vb. deli saçması telkinlerde bulunuluyor. Ne yazık ki bu deli saçması telkinler artık “ana akım fikirler” olmuştur. Güzel Türkiye’mizin feministleri Danıştay’a başvurarak oynak, hafif gibi sözcüklerin dişil karşılıklarını ayrımcılık olduğu gerekçesiyle sözlükten sildirdiler ama “oğlan”ın karşısında hala “sapık erkek” yazıyor; ona dokunmadılar. Çocukluklarında sanırım Çıtır Felsefe okumuş olmalılar.

Öbür aşılamalar kadar kötü olmamakla birlikte sayfa 15’te çocuğun insanlık ve ahlak için son derece yıkıcı sonuçları olacak olan biyo-teknolojiye ve insan kopyalamaya ısındırıldığını söylemeliyim. Niyet belli; evliliksiz çocuk fikrine çocuğu ısındırmaya çalışıyorlar.

Bu kitapları yazan ve yayınlayan kişilerin şu tipik zihniyette olduğu bellidir: “İnsan ancak Batı uygarlığı ile insanlığını kazanmıştır, onun öncesinde hayvandan farksızdır. Batı uygarlığını olduğu gibi benimsemeyenler hala yarı-hayvandır, Batılılaştırılmaları gerekir.” Yazıklar olsun bize ki 6~9 yaş arası çocuklara aydınlık, anlamlı, doğayla ve Tanrı’yla barışık bir dünya görüşünü değil, bu zihniyetin dünya görüşünü aşılıyoruz.

 

Çıtır Felsefe: Bilmek ve İnanmak 

Yüzeysel bir bakışla oldukça yararlı, düşündürmeye yönelten, eleştirel düşünme yöntemlerine giriş gibi görünen bu kitap tertemiz bir bardak suya damlatılan bir damla zehir gibi. Tablet fare zehri de böyledir. Yalnızca onda biri zehirdir. Fareyi bu zehri yemeye ikna etmek için onda dokuzu besleyici yiyecekten yapılmıştır. Bu kitabın içindeki yiyeceği çocuğunuza verdiğinizde zehri de veriyorsunuz.

“Kutsal Kitap”a inanan bir çocuk örneği veriliyor (aslında Kitabımukaddes’e[3] gönderme yapılıyor). Bu çocuk Kutsal Kitap’ta dünyanın 6000 yaşında olduğu yazılı olduğu için dünyanın 6000 yaşında olduğuna inanıyor. Başka çocuklar ise bilimsel bilgilere sahip olduklarından dünyanın bir kaç milyar yaşında olduğunu biliyorlar. Bu tanımlanmış bir çarpıtma yöntemidir. Kitabımukaddes’teki sülale zincirlerinden 6000 sayısına ulaşıldığı öne sürülebilir ama bu zayıf bir hipotezdir ve hakiki olmadığı inananlarca da kabul edilen bölümlere dayanır. Allah’ın elçilerini gözden düşürmek ve Tevrat ve İncil’deki güzel ahlak öğütlerinden uzaklaştırmak amacıyla ateizm propagandacıların en çok başvurdukları yöntemdir. Dünyanın yaşını geçmişte din adamının biri 4000 küsur olarak yorumlamış. Sayı değiştirilerek bu sava gönderme yapılıyor. Kitabımukaddes ve Kuran başta olmak üzere eski kitaplara inananların aslında neye inandıklarını ve neyi bildiklerini sorgulamaksızın toptancı bir yaklaşımla aptal ve düşünemeyen kişiler oldukları izlenimi uyandırılıyor. Bu çok ucuz, bayağı ve kendi içinde çelişkili safsata Kuran’a inananlara karşı da kullanılır: “Kuran’da da ‘ay yarıldı’ yazıyor. Ay’a bakıyoruz, yarılmamış. Öyleyse Kuran’a inananlar gözüyle gördüğünü inkar eden beyinsizlerdir. Biz özgür insanlar bu beyinsizlerin inandıkları gibi inanmayız.”

 

Çıtır Felsefe: Yaşam ve Ölüm

Kitapta kimi hayvanın kiminden daha değerli olduğu, vejetaryen olma “hakkı”, “hayvan hakları” gibi hayvansever doğrular aşılanıyor. Türlü türlü çelişkili öğütler var. “Sivrisinekler değersizdir” ile “insan öbür canlılar sayesinde yaşar”. “İnsanlar diğer canlılardan değerlidir” ile “insanlar diğer canlılardan daha önemli değildir”. Bunlar elbette liberalizmi ve hayvanseverliği bilenler için çok tanıdık çelişkiler.

Yazar insanların ölmeleri gerektiğinin nedenini “ilerleme” olarak açıklıyor. Kimse ölmeseydi mağara adamlarıyla bir arada bulunurduk ve anlaşamazdık demeye getiriyor. Eski insanların dünyayı düz sandıkları yalanı bu kitapta da var. Böylece çocuğa anayı babayı, büyükleri ve atayı aşağılaması öğretiliyor. Aşağıdaki karikatüre bir bakın. Ataya saygısızlığı aşıladığı gibi, ilk insanların sözden anlamaz yarı-hayvanlar oldukları efsanesini çocuğun kafasına sokuyor. Aynı zamanda erkek düşmanlığı da aşılıyor çünkü Batı kaynaklı yayınlarda anneler asla böyle betimlenmezler; çirkin ve budala olan hep babadır.

İnsanların öldükten sonra var oldukları inancının eskiye özgü olduğu aşılanıyor. Kitabın kapağını kaldırmadan bunu bulacağımı biliyordum. Kitabın sonunda ölürken mutlu ve mutsuz (pişman) olan insanların örneği veriliyor. Mutlu ölen insanların yaşamlarını “özgürce” yönlendirmiş olanlar olduğu söyleniyor. Doğru bir mesaj vermeye en çok yaklaştığı sayfalar bunlar ve topu yine bilinçli olarak dışarı vuruyor. Bu hasardan sonra çocuğunuza mümin kişinin mutlu öleceğini anlatmanız çok zor olacaktır.

“Arı özgür değildir. Bal yapmak için bu dünyadadır, o kadar. Hayvanlar kendi rollerini seçmezler. […] Bir insan doğduğunda hiçbir kostümü ya da rolü yoktur. Oynayacağı tiyatro oyununu, kostümlerini, rollerini kendisi uydurur. […] İstediği yolu seçmekte özgürdür.”

Bir çocuk kitabında Tanrı’nın, Elçilerinin ve varoluş gerçeğinin reddini okudunuz.

Bu kitaplara “çıtır çıtır ateizm” veya benzer bir ad daha uygun olabilirdi diye düşünüyorum. Bunların yazarı Brigitte Labbé,  dünyanın en büyük reklam şirketlerinden Saatchi Saatchi Fransa’nın ortağıdır.[4] Reklamcılığın ne olduğunu biliyorsanız bu tüyler ürperticidir. Çocuğunuza bir reklamcının ahlak öğütleri vermesi, benzetmeyi bağışlayın ama bir fahişenin kızınıza görgü ve adap dersleri vermesine denktir. Yazarın yazdığı öbür kitapları arayarak kendisinin toplumsal aidiyetleriyle ve politik gündemiyle ilgili önemli ipuçları edinebilirsiniz. Oldukça “dindar” görünen yakınlarımın bile çocukları okusun diye kitaplıklarına koyduklarını gördüğüm bu kitap dizisinin hiçbir tepki almamış olması Türklerin artık Müslüman olmadıklarının göstergesidir. Müslüman bir ülkede böyle bir şeyin alıcısı çıkmayacağı için en başta yayınlanmazdı. “Din” denen şeyi mezar, cami, Arapça Kuran sanır olduğumuz, bunlara düşkün olana da “Müslüman” dediğimiz için bu durumdayız. Neyin ne olduğunu bilen, Kuran’dan haberdar bir ana-baba çocuğuna okutacağı kitaplara resimlerinde kızların kafası örtülü mü diye bakmaz. Bunlara bakar.

Kişisel gelişimci (modern din adamı) Mümin Sekman’ın milyon satan Her Şey Seninle Başlar adlı çocuk kitabından bir sayfa. Bireycilik, özgürlükçülük, egemenlik hırsı, pop kültür özentisi aşılıyor. Kullandığı mankenin oynadığı Selena dizisi üzerinden büyücülük, cin, peri gibi inançları sevimli göstermiş oluyor. Kitabın her sayfası ayrı ayrı incelenip yorumlanmayı hak eden bir felaket.

 

Çocuk kitabının birinde bireycilik, bencillik ve özgürlükçülük (=ahlaksızlık) aşılaması. “Senin odan, senin kuralların”. Hemen devamında “Senin bedenin, senin kararın” gelecektir. Herkesin kendi kuralını koyması Allah’ın ve ahlakın reddi demektir. Yalnızlık demektir, bunalım ve toplumsal çöküş demektir. Aymaz sosyal medya kullanıcısı şakaya vurduğu şeyin ayağının altından kayıp giden geleceği olduğunu bilmiyor. Veya kendisi de ahlaksız, umursamıyor.

 

Tanrıtanımaz, Yahudi ve Hristiyan kavramlarının ve düşünme biçimlerinin masum ve sevimli görüntüyle yetişkinlerin ve çocukların kafalarına sokulması. Böyle bir kitap Müslüman bir toplumda basılamaz. Zaten hiç bir Müslüman toplumda basılmamıştır…

 

Bunlar da katıksız, saf zehir. Damardan. Tanrı’dan, çocuğundan ve yaşamdan nefret edenlere.

 

Bir özel okulun servis kitapçığından bir sayfa. Şiddet sözcüğünün anlamının nasıl yerinden kaydırıldığına dikkat edin. “Arkadaşına sövme, onu üzme/incitme” demek yerine “sözel ve duygusal şiddet uygulama” demesi politik doğrucu, feminist ve eşitlikçi ideolojik arka planı açığa vuruyor. Ezberci ve gelenekçi İslam yorumcuları nasıl bilim demek yerine “ilim” diyor, bolca inceltme ve kesme işareti kullanıyorsa, modernizmin din adamları da kendilerine özgü bir jargon geliştiriyorlar.

 

Çocuk Kitaplarında Bağnaz, Ezberci “Din” Aşılaması

Özkan Öze’nin kitap dizisi buna güzel bir örnek. İnceleyelim…

“Kuran Okumayı Neden Öğrenmeliyim?” kitabı Arapça Kuran okumaya özendirmek için yazılmış. Bütün Arapçı kaynaklarda gördüğümüz “Türkçesini okusan fena olmaz ama aslı Arapçadır” savını kabul ettirmeye çalışıyor. “Araştıralım da öğrenelim” diyor ama daha sonra araştırmayıp düşünmemesini öğütleyecek.

“Çok sayıda insan, okuduğu Kuran mealleri sayesinde Müslüman olmaktadır.” Birazdan kendiyle çelişecek…

 

Çocuğu açıkça Kuran’dan soğutup insan yazması kitaplara ısındırıyor. Sürekli kendisiyle çelişen savlarla çocuğun kafasını darmadağın ediyor.

 

Çeviriden vazgeçirdi, Yahudi ve Hristiyan efsaneleriyle dolu tefsirleri önerdi, Arapçasını okumayı önerdi. Şimdi de uyduruk “ibadet” ve “sevap” sözcüklerini ne anlama geldiğini açıklamadan çocuğun kafasına sokuyor. Kirabın sonuna geldi, çocuk “Kuran’ı öğrenmek” ne demek hala bilmiyor. “Kuran okuyun” diyen hadisin çevirisini okudu ama Kuran’dan doğru düzgün bir cümle okumadan kitabı bitirdi! Aynı kitap insanların Kuran çevirisini okuyarak Müslüman olduklarını söylemişti. Şimdi bu kitabı okuyan çocuğun Müslüman olma olasılığı var mıdır?

Bütün kavramlar yerle bir… Bunları bir yetişkine söylemek bile ciddi sorunlara yol açar. Bunu okuyan çocuğun başı dönecek.

“Anne, ben meal okuyabiliyorum, içinde yazanları biliyorum, neden Kuran okumayı bilmediğimi söylüyorsun?”

“Baba, sevap ne demek? Neden sevap almam gerekiyor?”

“Amca, Kuran’ın Arapçasını okuyanlar Müslüman olmuyorlarsa Arapçası neden var?”

Çocuk, kitabı bitirdiğinde eskisinden daha bilgisiz ve daha aptal olacak. Çocuğun kafasına bir yığın bilişsel uyumsuzluk ekilecek. Bu bilişsel uyumsuzluklar “Allah’ın işine karışma” gibi aptalca yanıtlarla baskılandığında çocuk artık düşünmemeyi öğrenmiş olacak. “Din” veya “İslam” veya “Kuran”, duyulduğunda zihni kapatma buyruğuna karşılık gelen şifre sözcüklere dönüşecek. Çocuğunuzu İslam’dan soğutmak, hatta ateist veya Hristiyan yapmak istiyorsanız Özkan Öze’nin kitap dizisini kaçırmayın (sünnet ettirmeyi ve Kuran Kursu’na göndermeyi de ihmal etmeyin).

Buna benzer birkaç kitaba daha rastladım. Bir yanda modernizmi, bireyciliği, feminizmi aşılayan kitaplar, bir yanda gelenekçi “dindarlık” aşılayan Özkan Öze gibi kitaplar. Nasıl bir karşıtlık, değil mi? Aslında değil! Özkan Öze gibi yayınlar aslında tam da öbür kanadın ekmeğine yağ sürüyor, onları dolaylı olarak onaylıyorlar. Çünkü Özkan Öze gibiler Elçilerin yaşama egemen olsun diye ilettiği mesajı tapınağa kapatmayı öğütlüyorlar. Cumadan cumaya, bayramdan bayrama… Adam “Kuran, yaşama verilen bir aradır” demiş neredeyse. Mırıldanmayı bitirdiğinde kaldığın yerden yaşamaya devam et… Dini oyun ve eğlence etmek işte budur. Lokman’ın çocuğunu “Kuran Kursu”na götürdüğü ayeti hatırlıyor musunuz? Hayır, çünkü öyle bir ayet yok.

Yine bir Özkan Öze çalışması. Çocuğun kafası örtülü ya, herhalde İslami bir kitaptır.

 

“Mezar, cami, ilahi, Mevlüt… din çok güzel, sen de gelsene!”

 

 

Her Şey Kötü Değil

Olumsuz eğitim örnekleri verdikten sonra iyi çocuk kitabı örnekleri vereceğim. Yaşar Nuri Öztürk’ün karısı Canan Öztürk’ün 2003 yılında hazırladığı “Çocuklara Kuran’dan İlk Öğütler”.

Kitap küçük çocukların okuyabileceği biçimde büyük harfli ve resimli hazırlanmış. İçeriği yalnızca Kuran ayetlerinden oluşuyor. Özkan Öze ve benzerlerinden sonra bir bardak duru su gibi geliyor. Piyasa berbat durumda çünkü bu kitabın yeni baskısı yok. Demek ki talep yok.

Kitabın içeriği şu:

Kuran Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? 112:1-4, 1:2-3, 85:14-15, 36:81, 35:2,30, 20:114, 17:1, 11:4,12,61, 6:101, 31:30, 34:21, 51: 58, 22:78, 2:255, 24:35.

Kuran Kendisini Nasıl Tanıtıyor? 38:29, 45:20, 54:17,22,32,40; 

Kuran İnsanı Nasıl Tanıtıyor? 95:4, 91:9-10, 42:30, 30:36, 98:7.

Kuran Toplumsal Yaşam İçin Hangi Öğütleri Veriyor? 16:90, 17:7, 28:84, 16:23, 17:23, 4:86, 41:34, 45:15, 17:37,35, 2:263, 31:18, 7:199, 4:85, 17:26-27, 93:9-11, 2:195, 3:92, 9:119; 

Nasıl Dua Edelim? 7:55, 23: 118, 27: 19, 17:80.

Allah’ın NE olduğunu daha doğrudan anlatan ayetlerle başlanabilirdi diye düşünüyorum. Genel olarak kulak tırmalayan, gözü ve gönlü rahatsız eden bir şey yok kitapta. Tek kusur var, o da sondaki sözlükçede:

“Kuran: İslam dininin temel ilkelerini, Hz. Muhammed’e gönderilen Tanrı buyruklarını içeren temel kitap.”

Hayır, Kuran temel kaynak değildir, TEK kaynaktır! Bu kitabı kendiniz basıp ciltleyecek olursanız “temel” sözcüğünün üstünü karalayın veya “tek” sözcüğüyle değiştirin. Kitabın pdf kopyasına şuradan ulaşabilirsiniz: https://archive.org/details/cocuklaricinkurandanilkogutler Kitap yeniden basılırsa bu bağlantıyı sileceğim.

Bir örnek daha vereceğim. Ancak bu doğrudan ahlak eğitimiyle ilgili değil. Tarih bilgisi vermesi açısından ve yüksek nitelikli olduğunu düşündüğüm için sözünü etmeden geçemeyeceğim. kahramanlar.org/cizgi-romanlar adresinde bulacağınız çizgi roman dizisi. Çocuğunuza ulusal bilinç vermek gibi bir niyetiniz varsa bu kitapları edinin.

Yazdığım ilk yazıda sözünü etmiştim; ne yazık ki “dine yönelen” Türkler yer ve zaman düzleminde bulundukları noktaya yabancılaşma ve kendi kültürlerinden uzaklaşma eğiliminde oluyorlar. Bayrakları çöpe atmayı, ulusal kahramanlara sövmeyi tektanrıcılığın zorunlu hareketleri sayanlar var. Oysa ulusal kültür ve tarih doğuştan gelen saç rengimiz veya anadilimiz gibidir. Değiştiremeyiz, reddedemeyiz. Bununla kavgalı olan kişi kendisiyle kavgalı demektir. Tarih, olup bitmiş olaylardan söz etmez, bugün olmayı sürdüren olguları anlatır. Tarih bilmeden gerçekle barışamayız. Bundan ötürü çocuğa İslam bilinci vermek istiyorsak tarih konusunda cahil kalma seçeneğimiz yok. Bu kitapları değerlendirip onaylayabilecek kadar bir bilgimizin olması gerekiyor. Kendisi iyi beslenmeyen bir ana-babanın çocuğuna iyi beslenmeyi öğretmesi beklenemez.

Çoktanrıcı çoğunluk bir yandan modern putlara taparken bir yandan da tarih yalanlarını bütün bütün yutuyor (çünkü gerçeği hiç sevmedi ki ayırt edebilsin), kendi kahramanlarından, ulusal kültüründen tiksiniyor, kendi varlığına kahrediyor. Çocuklarımız bu ölülerden biri olmasın.

 

 

Ana-Babalara Tavsiyeler

Çocuğumuza dışarıda ikram edilen yiyecekleri yememesi gerektiğini öğretiyoruz değil mi? Dışarıda öğretilen şeyleri de yememesi gerektiğini öğretmek zorundayız. Çocuğumuzun çeşnicibaşısı olacağız. Yediği her şeyi tadacak, sınayacağız. Okuyacağı her kitabı önce biz okuyacağız. Bizin doğruluk süzgecimizden geçmeyen şeyleri yedirmeyeceğiz. Altı yaşında okuması ve okumaması gereken kitapları o altı yaşına gelmeden ayıklamış ve hazır etmiş olacağız. Bulamıyorsak gerekirse biz yazacağız. Yayınlanmış bir kitabı alıp, içindeki sakıncalı içeriği ayıklayıp yeniden yazacak ve ciltleyeceğiz. Hayat bilgisi dersini alacağı yılın başında öğretmeni feminist zırvalıkları öğretmemesi konusunda uyaracağız.

Çocuğun izleyeceği her televizyon programını (eğer televizyon izletmek gibi bir gaflete çoktan düşmüşsek) önce biz izleyeceğiz. “Paranoyak” olacağız. Çünkü televizyon ve sinema, 49:6 ayetinde sözü edilen bozuk haber kaynaklarıdır. Bunların getirdikleri her haberi sınayacağız. Eğer bu emeği çocuğumuz için harcamazsak kimin için harcayacağız? Allah hesabını soracaktır. Eleştireldüşün sayfalarında yazılı ve görsel yayınların ne gibi örtülü mesajlar içerebileceğinin örneklerini veriyorum. Midenizi bulandıracak örnekler göreceksiniz. Aklı başında her ana-baba Ömür Kurt’un Küçük Adamlara Büyük Oyunlar kitabını okumalıdır.

Ülkemizde (şimdilik) yayınlanmayan Adventure Time çizgi dizisinden lezbiyen ilişki sahnesi.

 

Türkiye’de gösterilen, diskleri hala satılan Lilo ve Stitch filminden. Kendi çektiği ve duvarına astığı fotoğraflara dikkat.

 

TRT’nin kurgu karakter yarışmasını kazanan aday. Erkeğin işlerini yapan bir kız. Feminizm aşılamasıdır. Bunlar iyi günlerimiz. Haşlanan kurbağa misali feminizmin dozu her geçen yıl artırılacak ve bir gün TRT’nin bacak kadar çocuklara eşcinsellik öğrettiğini göreceğiz. Çünkü hem AKP’nin hem CHP’nin kıblesi Batı’dır.

Çocuğumuzun okulda görmesi kaçınılmaz olan düşünsel ve ahlaki hasarı gidermek için evde daha baskın bir eğitim verebilmemiz gerekir. Örneğin annenin tam zamanlı bir işte çalışmadığı bir evde ev işlerinin babanın görevi olmadığı çocuğa açıkça anlatılmalı ve gösterilmeli. Çünkü kitapları inceledik, çocuğun okulda bu konuda yanlış izlenimler edineceğini çoktan biliyoruz. Anlayacak yaşa geldiğinde ona bazı şeyleri doğrudan söylemeliyiz. “Okulda sana şunu öğretecekler. Sınavda istedikleri yanıtları vererek diplomanı al ama bunun yanlış olduğunu bil. Doğrusu şudur…” Sınavda istenen yanıtı verdikten sonra arkadaşlarına ve öğretmenlerine gerçeği savunması takıye değildir.

Çocuğumuzu çok seviyorsak ve bu genel görevlerin bir adım ötesine geçmek istiyorsak dışarıdan diploma almasının yollarını arayacağız. Arkadaşsızlık gibi bir sorunu olmayacaksa evde ana-baba ders verebilir. Birkaç aile bir araya gelerek toplu ders verebilir. Bu çabalar ileride tektanrıcı eğitim verecek özel bir okul /dersane /etüt merkezinin çıkış noktası olabilir. Bunların olanaksız olduğunu düşünmeyin. Tektanrıcı kuşaklar yetiştiremeyeceğimizi düşünüyorsak en başta çocuk yapmamamız gerekirdi. Kötülüğün varlığını ve suçluyu bilmek başka şey, kadercilik yani kötüye teslim olmak başka şey.

Ortaklar koşanlar şöyle diyecekler: “Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız ortaklar koşmaz ve hiçbir şeyi yasaklamazdık!” Onlardan öncekiler de cezamızı tadıncaya değin böyle yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda bir bilgi mi var; haydi onu çıkarın? Yalnızca yakıştırıyorsunuz ve yalnızca saçmalıyorsunuz!” 6:148

Melekler kendilerine yazık edenlerin canlarını alırken soracaklar: “Ne durumdaydınız?” Derler ki: “Yeryüzünde çok güçsüzdük!” Şöyle diyecekler: “Allah’ın yeryüzü göç edebileceğiniz denli geniş değil miydi?”… 4:97

Buradaki göçün fiziksel konum olarak anlamak zorunda olmadığımızı, anlamsal /tinsel /ahlaki konum olarak anlayabileceğimizi düşünüyorum. Bu arayış konum değiştirmeyi gerektirebilir elbette. Örneğin çocuğumuzu helal geçim sağlayabildiği, Kuran’ın doğrularına uygun yasal bir evlilik yapabildiği, kendi çocuğunu kendi ahlakıyla yetiştirebildiği bir ülkeye göçürebiliyorsak göçürmemiz gerekir.

Sevgi, sözle ve görüntüyle ortaya çıkmak zorunda değildir. “Sevgi sözcükleri” denen şey istisnaidir, kural değildir. Yalnızca gördüğü şeye inanan, görüntüsü olmayan şeyin varlığına (Tanrı, örgütlü kötülük vb.) inanamayan düşük zekalı modern toplum bizi yanıltmasın. Sevginin varlığı göze görünen bir şey değildir. Çocuğu ne kadar sevdikleri ancak ana-babanın emeğinde, özverisinde bilinir.

Kuran’ın hiçbir satırı boşa harcanmamıştır. Kuran “din kitabı” değildir. Çocuğa yedirip içirdiğiniz her şey Lokman’ın örnekliğine uygun olmalıdır:

Lokman, oğluna öğüt verirken şöyle demişti: “Ey oğul! Allah’a ortaklar koşma! Çünkü ortaklar koşmak gerçekten büyük bir haksızlıktır! Ey oğul! Kuşkusuz, bir hardal çekirdeği ağırlığında da olsa, bir kayanın içinde veya göklerde veya yeryüzünde de olsa Allah onu getirir. Kuşkusuz, Allah En İnce Ayrıntılarla Gerçekleştirendir; Haberlidir! Ey oğul! Namazı dosdoğru kıl [salatı ayakta tut]; iyiliği öğütle, kötülükten alıkoy ve başına gelene karşı dirençli ol. Aslında işte bunlar kararlılık isteyen edimlerdir! İnsanları küçümseme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Kuşkusuz, Allah kendini beğenip övünenlerin hiçbirini sevmez! Yürüyüşünde gösterişsiz ol ve sesini yükseltme! Aslında seslerin en çirkini doğal olarak eşeklerin sesidir!” 31:13,16-19

Yukarıdaki iki sosyal bilgiler müfredatından hangisinin Lokman’ın eğitimine daha yakın olduğu üzerinde düşünün. Bunlar Lokman’ın sözleri değildir. Bunlar Lokman’ın çocuklarını veya eğitimini üstlendiği kişileri nasıl yetiştirdiğini anlatan özet ifadelerdir. Çocuğumuzun çoktanrıcı olmaması için çalışacağız. Çocuğumuz kötülükten, kötülerin varlığından haberdar olacak. Yabancıların şeker ikramını geri çevirmeyi öğrenirken kötülerin varlığını öğrenmiyor mu? Aynı biçimde yazılı ve görsel yayınları da iyi ve kötü diye ayırt etmeyi öğrenmesi gerekiyor.

Çocuğumuza tek borcumuz budur. Mal, mülk, para bırakmamız gerekmiyor; Allah bunu sormayacak. Allah bize neden çocuk yapmadığımızın hesabını da sormayacak. Ama yapma girişiminde bulundu isek çocuğumuzu tektanrıcı yetiştirmekten sorumluyuz. Eğer daha sonra dönecekse bütünüyle kendi suçu olsun, bizin değil.

Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Hem sizi hem de onları yalnızca biz geçindiriyoruz. Onları öldürmek kesinlikle büyük bir suçtur. 17:31

Çocuğu öldürmek suçsa onları bile bile örtücü yetiştirmek de suç değil midir? Hele bu, “ölü” ve “diri” sözcüklerini vicdanın işlerliğini anlatmak için mecaz olarak kullanan bir kitabın buyruğuysa? Demek ki “Aykırı fikirleri olmasın iş vermezler; partiye yazdıralım geleceği güvende olsun; sakıncalı gördükleri kişilerle bağı olmasın suçlu sayarlar” gibi bahanelere sığınarak çocuğumuzu ölü vicdanlı bir müşrik yapıp onu diri diri toprağa gömmeyecekmişiz.

Çocuğu anası babası büyütmez. Çocuk karnı doyduğu, hastalıkları atlatıp sağ kalabildiği sürece kendi büyür. Onu biz büyütmüyoruz. Biz yalnızca onun sağlıklı büyümesi ile sağlıksız büyümesi, iyi yetişmesi ile kötü yetişmesi arasındaki farkız. “Ben çocuk büyüttüm” demeyelim, o kendi büyüdü. “Ben çocuğumu bunca olumsuzluğa karşın iyi yetiştirebildim, bunca pisliğe karşın temiz tutabildim” deme hakkımızı kazanmaya çalışalım. Bu bir savaş. “Savaşa girdim” denmez. “Kazandım” veya “Kaybettim” denir.

Suçların büyüklerinden kaçınıyor, kirlerin büyüklerinden uzak duruyorsanız, rant yemiyor ve yedirmiyorsanız, çocuğunuzu ahlaklı yetiştirebildiyseniz öyle hissediyorum ki bu gezegen sizin hatırınıza dönmeyi sürdürüyor.

[1] Heykeller İbrahim’in toplumunda ve zamanında vardır (21:51-63). Muhammed zamanında Mekke’de tanrı heykelleri olduğuna hiçbir işaret yoktur. Dikkat ediniz, 53:19-23 ayetlerinde “uydurduğunuz adlar” der. Muhammed’den önce yaşamış olan Ad toplumunun putları bile cisimsiz isimlerdir (7:71).

[2] Dikkatli bir okumayla bu bulaşmanın izleri Tevrat’ta ve Eski Ahit’te okunabilir. Bu konuda daha sonra ayrıntılı bir çalışma yapacağım.

[3] Türkiye’de yanlışlıkla “İncil” diye bilinir. Tevrat’ı, Zebur’u, İncilleri, Yahudilerin ve Hristiyanların hakiki saydıkları öbür yazmaları içerir.

[4] http://www.haberturk.com/yasam/haber/923830-cocuklara-citir-citir-felsefe-dersleri

*Einstein ve fizikçi dostu Leo Szilard ABD hükümetini atom bombasının formülünü yayınlamakla tehdit etmiştir. (http://www.space.com/25692-manhattan-project-einstein-szilard-blackmail.html) Einstein savaş sonrasında bombanın yıkıcılığını Tek Dünya Devleti’nin kurulmasına gerekçe yapmış ve bunu ciddi ciddi önermiştir. Atom bombasının formülünü SSCB’ye verdikleri için idam edilen Yahudi casus çift Julius ve Ethel Rosenberg’i savunmuştur. (https://en.wikipedia.org/wiki/Julius_and_Ethel_Rosenberg) Bilimsel tartışmadan kaçmıştır. (https://www.cambridge.org/core/journals/science-in-context/article/reaction-to-relativity-theory-i-the-antieinstein-campaign-in-germany-in-1920/A3FD21325FB94F96BAFC3C757E7C546C) İntihalcidir. Görelilik kuramı önce Hilbert’çe tamamlanmıştır. (http://science.sciencemag.org/content/278/5341/1270/tab-pdf) Einstein Hilbert’ten yardım almış, sonra da yardım aldığını inkar etmiş. Hilbert’in makalesi sonradan sabote edilmiş. (http://www.znaturforsch.com/aa/v59a/s59a0715.pdf) Kuramda emeği geçen öbür fizikçilerin adı “popüler bilim” kaynaklarında anılmamaktadır. (https://en.wikipedia.org/wiki/Hendrik_Lorentz) Einstein fizikçi olan eski karısından bile yardım almıştır. (http://physicstoday.scitation.org/doi/abs/10.1063/1.2810898, http://physicstoday.scitation.org/doi/abs/10.1063/1.2810013) Emeğini çaldığı kişileri hiç anmamıştır. (https://www.scientificamerican.com/article/was-einstein-the-first-to-invent-e-mc2/) Karısını ve çocuklarını terk edip kuzeniyle evlenmiştir ve karısını ikna etmek için olası bir Nobel Ödülü’nün parasını önermiştir. Karısı da gelecek bir ödülü Einstein’dan çok kendisinin hak ettiğini düşünmüş olmalı. (http://www.nytimes.com/1996/11/06/arts/dark-side-of-einstein-emerges-in-his-letters.html?pagewanted=all&src=pm). Sonraki karısını da aldatmıştır. (http://discovermagazine.com/2006/oct/einstein-infidelity#.Ug2i8H9v-t8) Daha fazlası için: Christopher Jon Bjerknes, The Manufacture and Sale of Saint Einstein.

Bir Cevap Yazın