Müslümanlar Salgında Namaz Sınavını Geçemediler

Müslümanlar, özellikle de Türkler Covid-19 salgını koşullarında üzerinde düşünülmesi, tartışılması gereken üç hata yaptılar. Müslüman sözcüğünü kültürel Müslüman anlamında kullanıyorum, Kuran’ın tanımladığı anlamda değil. Burada yalnızca namazı konu ediyorum. Yoksa salgın gerekçesiyle tuzaklar kurulmasının ve zulme direnmek şöyle dursun yardım etmenin Müslümanlıkla bağdaştırılacak yanı yoktur. Bunlar bu yazının konusu değil. Sıralayacağım hatalar, gelenekselcilerin namaz konusunda inandıklarını öne sürdükleri ilkeleri çiğnediklerini gösteriyor. Doğru olduğunu öne sürdükleri yorumla çelişiyorlar.

 

Bir

Gerek ilahiyat fakültelerinde kendini topluma karşı sorumlu hisseden değerli öğretim üyeleri, gerek Diyanet İşleri Başkanlığı, gerekse iyi tanınmış bağımsız yorumcular Kuran konusunda çok da yetkin veya kaygılı olmadıklarını gösterdiler. Salgın bahanesiyle camilerin kapatılmasına gösterdikleri tepkiden bellidir. Geleneksel mealinden okuyalım:

Yeryüzünde yürüdüğünüzde, nankörlük edenlerin kötülük yapmasından korkarsanız namazlarınızı kısaltmanızda size suç yoktur. Aslında nankörlük edenler apaçık düşmanınızdır.  Aralarında olup onlara namaz kıldırdığında, onların arasından bir küme silahlarını alarak seninle birlikte dursunlar. Böylece secde ettiklerinde arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan küme, koruma önlemlerini ve silahlarını alarak seninle birlikte namaz kılsın. Nankörlük edenler size ansızın bir baskın yapmak için silahlarınızı ve gereçlerinizi bırakmış olmanızı istiyorlar. Yağmurdan dolayı sıkıntıya düşerseniz veya sağlığınız bozuksa silahlarınızı bırakmanızda bir sakınca yoktur. Yine de korunma önlemlerinizi alın. Kuşkusuz, Allah nankörlük edenler için aşağılayıcı bir ceza hazırlamıştır. Namazı bitirdiğinizde ayaktayken, otururken ve yan yatarken Allah’ı anın. Yeniden güvene kavuştuğunuzda namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, inananların üzerinde zamanları belirlenmiş bir yükümlülüktür. 4:101-103

Ayetler olağandışı zor veya tehlikeli koşullarda izlenginin (salâtın) kolaylaştırılmasını, azaltılmasını söylüyor ama iptal edebileceğimizi asla söylemiyor. Eğer camilerde kılınan namaz, izlengi (salât) görevi ise –aslında değil ama onlar öyle olduğunu iddia ediyorlar– Kuran’a göre iptal edilmemesi gerekiyordu. Önlemler alınarak olanaklar ölçüsünde sürdürülmesi gerekiyordu. Şimdi daha kötü koşulları düşünün. Bu kadar hafif ve sıradan bir risk bile bu “Müslüman” yöneticilere camileri kapattırıyorsa ve Müslüman bilirkişiler bunu kuzu kuzu kabulleniyorlarsa, acaba topyekun savaşa falan girseydik ne olurdu diye sormalı. Ayet çoğunlukla savaş koşulu diye yorumlanıyor ki öyle görünüyor. Savaşla sınırlı olmamalı ama öncelikle savaşı andıran ifadeler var. Peki, savaştan çok, çok daha hafif bir sorun bile ödümüzü patlatıp bizi salâttan vazgeçiriyorsa biz Müslüman mıyız? Savaşta bile iptal edemiyorsak savaştan çok çok daha hafif zorluklar iptal gerekçesi olamaz. Çok çok hafif bir tehdit olarak andığım salgının aslında ölüm kalım olayı olduğunu düşünüyorsanız sizi ikna etmeye çalışacak değilim. Bu yazının konusu bu değil. Ama bu salgının savaşla karşılaştırılamayacak kadar tehlikesiz olduğunu en korkağımız bile kabul eder. Savaş Ortadoğu’da tanıdık bir şeydir. Hiçbir savaşta camilerin kasıtlı olarak kilitlendiğiyle ilgili bir şey okumadım. Üstelik cami basma, camiye bomba düşmesi gibi olaylar olduğu halde.

Ayetlerde “evinizde kılın” veya “herkes bireysel kılsın” denmediğine dikkat edin. Geleneksel yorumun mantığına göre, eğer salât toplantısı bireysel (!) olabilen bir şeyse en güvenlisi herkesin namazını kendi kılması olurdu. Çünkü toplaşmalar olmayacak ve düşman saldırmak için yeni bir fırsat bulamayacaktı. Hatta böyle bir ayetin kitapta yer almasının gereği de olmayacaktı. Ama salâtın bireysel olup olamayacağı konusunu Salât yazılarımda tartışmıştım, yenilemeye gerek görmüyorum.

Dünyanın dört köşesini araştırmadım ancak çoğu yerde durumun benzer olduğunu gösteren haberler yapıldı.[1] Demek ki yalnızca Türkler değil, yabancı Müslümanlar da çoğunlukla Kuran’ı okumuyor veya anlamıyor veya umursamıyor veya hepsi birden. Ama Arapça konuşan Müslümanların doğru yaptıkları bir şey vardı…

 

İki

Camiler kapalıyken ezanın sözlerini değiştirdiler. “Hayya el salah” dizesini veya “sallu fi buyutikum” ile değiştirdiler. Yani “hadi salâta” sözünü “evinizde salât edin” sözüyle değiştirerek okudular. Örneklerini haber ve videolarda bulabilirsiniz.[2] Çünkü adam en basit düzeyde akıl yürüttü, “cami kapalı, niye çağırayım ki, yalnızca saatini bildirmek için okuyacağım” dedi. Türkler sözleri değiştirmeden okumayı sürdürdüler. Cami kilitli olduğu halde “haydi namaza” diyen tuhaf müezzinlerin ülkesi oldu burası. Yani Türkçe olarak “gelmeyin” derken Arapça olarak “gelin” demeyi sürdürdüler. O sırada Türkiye’de bulunan Araplar durumu kim bilir ne gülünç bulmuşlardır. İlahiyat öğretim üyeleri ve İslam referanslı dergiler bu durum karşısında sessiz kaldılar. Gerçi hangi toplumsal veya İslami yanlış karşısında seslerini çıkardıklarını soracaksanız haklısınız.

Ezanın Arapça olması gerektiğini inanılması güç bir fanatiklikle savunanlar aslında neyi savunduklarını bilmediklerini bütün açıklığıyla ortaya koydular. Bu acayiplik bize şunu yeniden sordurmalıydı: Biz ne yapıyoruz? Kimsenin anlamadığı, anlamadığı için bağlama göre saçma bile olabilen sesleri niye çıkarıp duruyoruz? Ezanla bir tutulmaz ama aynısını namazda niye yapıyoruz? Kimsenin anlamadığı sözleri şakımanın anlamı nedir? Yahudiler Tevrat’ı koydukları sandıktan hiç çıkarıp okumadılar. Allah onlara uyarı olsun diye sandığı başka bir toplumun çalmasını sağladı.[3] Sandık geri döndükten sonra yine okumadılar ve uygulamadılar. Allah bu kez ceza olarak bir başka toplumu gönderip orijinal Tevrat yazmasını ortadan kaldırdı.[4] Yani onlara bir anlamda şöyle denmiş oldu: “Hiç içinden çıkarıp okumadığınız Tevrat’ın sandığın içinde olup olmaması neyi değiştirir?” Ders: Kimsenin anlamadığı “ezanların susup susmaması” neyi değiştirir?

 

Üç

Salgın bahanesiyle okullar, üniversiteler ve ofisler kapanmaya zorlandı. Burada yapılan etkinlikler uzaktan iletişimle de yapılabileceği için insanlar evden ders görmeye ve çalışmaya başladılar. Yıl oldu ve namazın neden uzaktan kıldırılmadığı konusu hâlâ tartışılmaya başlamadı.

Yine dönüp dolaşıp namazın (veya salâtın?) ne olduğu konusuna geliyoruz. Toplu namaz için gereken şeyler neler? Bir imam gerekiyor. İmamın söylediklerini dinlemek, onunla birlikte eğilip yere kapanmak gerekiyor. Peki, bunu uzaktan yapmamızı engelleyen kural nedir? İlmihalleri, tefsirleri, hadis kitaplarını karıştırın, bunu engelleyen tek bir kural bulamazsınız. Hadisleri karıştırıp sonucunu rapor etmiştim zaten, okuduysanız. Uzaktan namaz kılınamayacağını öne süren fetvalara rastlıyorum ama bunlar gerekçe bildirmiyorlar. Gerekçe bildirmeyen bir yorum içtihat sayılmaz. İmamdan uzak namaz kılınamayacağını öne süren içtihatlarda bildirilen gerekçe sokaktaki gürültü veya dikkat dağıtacak şeylerse, buna itiraz edecek değiliz. Ama uzaktan yayın olduğunda bu gerekçe ortadan kalkar çünkü namazını “bireysel kılarken” yaptığı gibi herkes kendine sessiz ve boş bir yer bulabilir, önüne imamın sesini ve/veya görüntüsünü koyabilir.

Diyanet’in veya bilirkişilerin içtihat yapmaları gerekiyordu. Bakın bu içtihadı ezanda ve vaazda yaptılar. Ezanın hoparlörden ve kayıttan okunmasını engelleyen bir kural yoktu gelenekte, nitekim içtihat yaparak hoparlörden ve kayıttan okumaya başladılar. Vaazın da benzer biçimde hoparlörden ve kayıttan okunduğu oluyor. Cumaları cami ve mescit sınırlarının dışına vaaz dinetilen yerler var. Kimi özel günde radyodan, televizyondan vaaz yayınlanıyor.

Aynısının namaz için yapılmamış olmasını onaylamak olanaksızdır. Bunun bildirilmiş hiçbir gerekçesi yoktur. Çünkü namazın tanımı uzaktan kılınabilmesine izin veriyor. Anlamadığınız bir şeyleri okuyan kişiyi dinliyorsunuz, eğilip yere kapanıyorsunuz; namaz budur. Namazı başka türlü tanımlayamıyorsanız ki tanımlayabilen yok, uzaktan yapılabilir. Radyodan, televizyondan, telefondan veya internetten dinleyebilir, imamla eşzamanlı eğilebilir, yere kapanabilir, namazınızı kılabilirsiniz. Yanlış anlaşılmasın, böyle olması gerektiğini söylemiyorum. Ben ne namaz kılmamız gerektiğini söylüyorum, ne de bu hastalığın bu kadar korkulacak bir şey olduğunu söylüyorum. İkisini de onlar söylüyorlar. İkisini de doğru kabul etsek bile bu içtihadın yapılması gerekir diyorum.

Namazın değil de salâtın tanımına bakacak olursak, onun da uzaktan yapılabilmesi gerekiyor. Gerekçelerini ilgili yazılarda vermiştim; bunlar eğitim toplantıları ve dinletilerdir. Yani dersten ve ofis toplantısından farklı bir şey değildir. Elbette gerçek bir ortamda bir araya gelmenin yarattığı etkiyi yaratmaz. Bunu uzaktan ders dinleyenler çoktan anladılar. Ama salât zaten yalnızca toplantıya sığan bir etkinlik değil. Düzenli toplantı, salavatın yalnızca bir ayağı. Öbür ayakları zaten uzaktan yapılıyor. Yalnızca o yapılanları salât olarak anlamıyorlar.

Sonuç olarak gelenekselci okumayı benimseyenler Türkiye’de üç hata yaptılar. Birinci hata; “bu namazdır” dedikleri salâttan söz eden ayetin gereğini yapmadılar ve namazı terk ettiler. İkinci hata; kendi uydurdukları “anlaşılır sözcüklerle namaza çağrı yapılmaz” kuralının saçmalığını bir kez daha ortaya koydular. Üçüncü hata; hiç bir engel olmamasına karşın uzaktan namazın yolunu açmadılar ve mescide gitmek isteyen insanlara eziyet etmeyi, mescide gidenler de eziyete razı olmayı sürdürdüler.

Her zorlukla bir kolaylık gelir. Her bela bir derstir. Her yanılgı gerçeğe götüren bir uyarıdır. Ama ders almak isteyen için; “Allah bize göstersin de bilelim” beklentisi olanlar için.

 

 

[1] http://web.archive.org/web/20200317203352/https://www.aa.com.tr/tr/dunya/dunya-musluman-alimler-birliginden-cuma-ve-cemaatle-namaza-iliskin-fetva/1767391

[2] Örnek: https://gulfnews.com/uae/health/coronavirus-and-the-adhan-when-the-muezzin-said-pray-from-home-1.1584526142163

[3] Peygamberleri onlara şöyle dedi: “Allah, Talut’u size kral olarak gönderdi!” Dediler ki: “Yönetim hakkına ondan daha çok yaraşır olmamıza karşın, üstelik ona bir varlık da verilmemişken nasıl olur da bize kral olabilir?” Dedi ki: “Allah onu üzerinize seçti; onun bilgisini ve gücünü artırdı. Allah yönetimi dilediğine verir. Çünkü Allah, Lütfu Geniştir; Bilendir!” Peygamberleri, onlara şöyle dedi: “Onun yönetiminin kanıtı sandığın size gelmesidir. Onda Efendinizden bir dinginlik, Musa ailesinin ve Harun ailesinin geriye bıraktıklarından kalıntılar vardır; onu melekler taşır. Aslında, işte bunda sizin için kesinlikle bir gösterge vardır; eğer inanıyorsanız.” Kuran 2:247-248

Eski Ahit, 1. Samuel 4/10-11 Böylece Filistliler savaşıp İsrailliler’i bozguna uğrattılar. İsrailliler’in hepsi evlerine kaçtı. Yenilgi öyle büyüktü ki, İsrailliler otuz bin yaya asker yitirdi, Tanrı’nın Sandığı alındı…

Eski Ahit, 1. Samuel 6/21 Sonunda Kiryat-Yearim’de oturanlara ulaklar göndererek, “Filistliler RAB’bin Sandığı’nı geri getirdiler; gelin, onu alıp götürün” dediler.

[4] İsrailoğullarına Kitap’ta şunu bildirdik: “Yeryüzünde iki kez bozgunculuk yapacaksınız. Ve kesinlikle büyük bir böbürlenmeyle büyüklük taslayacaksınız!” Sonunda, birincisinin zamanı geldiğinde, kaba güç kullanan kullarımızı üzerinize gönderdik. Öyle ki, evlerinizin aralarına değin girip araştırdılar. Yerine getirilmesi gereken bir sözdü. Kuran 17:4-5

Eski Ahit, 2. Krallar 25/8-9 Babil Kralı Nebukadnessar’ın krallığının on dokuzuncu yılında, beşinci ayın yedinci günü muhafız birliği komutanı, Babil Kralı’nın görevlisi Nebuzaradan Yeruşalim’e girdi. Rabbin Tapınağı’nı, sarayı ve Yeruşalim’deki bütün evleri ateşe verip önemli yapıları yaktı.

Bir Cevap Yazın